Gönderilmeyecek Mektuplar Yazmak... 09.07.2009 - 16:37 Teknolojinin hayatımıza bu kadar girmesiyle kaybettiğimiz güzelliklerden birisidir mektup. Sahiden en son ne zaman mektup aldınız? Hala size mektup gönderen bir dostunuz, arkadaşınız, sevgiliniz var mı? Artık beklemeye hiç tahammülümüz yok. Her şey hemen olmalı, hemen haber almalı, anında elde edilmeli. İstediklerimize bu kadar çabuk ulaşmak, bize mutluluk olarak dönüyor mu, yoksa tatminsizliğimizi mi artırıyor?
Mektup, bir duyguyu/duyguları anlatmak için yazılıyor. Bazen bir dosta, bazen bir arkadaşa, bazen anne-babaya, bazen evlada, bazen ve belki en çok da sevgiliye. Hiç mektup yazdığınız kimse oldu mu hayatınızda? Nasıl güzel bir duygudur mektup yazmak. Yazmaya başladığınızda yazdığınız kişi hemen yanınıza geliverir, sanki siz mektup yazmıyorsunuz da onunla konuşuyorsunuz. Yazarsınız, bitirirsiniz. Bitti dedikten sonra da daha bir sürü şey aklınıza gelir, alt alta ekleyiverirsiniz. Bazen bir fotoğraf katıverirsiniz mektubun içine, bazen bir kurutulmuş çiçek... Ama en çok da mektubu sevginizle doldurursunuz, sıcaklığınızla... Sonra kapatırsınız zarfı, adresler yazıp, pulu yapıştırıp postalarsınız. Sonra artık bekleme faslı başlar. Mektuplaşmanın her faslı gibi bu faslının da ayrı tadı vardır. Sanki duyguların pişme dönemidir bu bekleme faslı. Hep merak edersiniz, acaba ulaştı mı mektup, acaba okudu mu, acaba yazdı mı, ne zaman gelir ki acaba mektup... Bu bekleme faslını sabırla tamamlayabilirseniz, sanki bu sabrınız karşılığında size bir gün postacı bir mektup getiriverir... İşte zamanın durduğu andır bu anlar. Bir müddet elinizde gezdirirsiniz mektubu, açmazsınız, tekrar tekrar zarfın üstüne bakarsınız, harflere bakarsınız, sanki kutsal bir şeydir, çünkü sevdiğinizden gelmiştir mektup. Onun bir parçası gibi. Ve size en değerli armağan... Sonra sizi kimsenin rahatsız edemeyeceği bir köşeye sığınıp açarsınız mektubu. Bir nefeste bitiriverirsiniz yazılanları... Sonra tekrar tekrar okursunuz, bir daha okursunuz. Yazılanlardan bazen bir cümle, bazen bir kelime, bazen bir dörtlük sizi bu dünyadan uçurmaya yeter de artar bile... Mektubu yazan sanki kendini de mektubun içine kapatıvermiş, mektubun açılmasıyla sizin yanınıza gelivermiştir. O kadar yakınınızdadır artık. Ama mektup yazanlar bilir ki, o mektup yazan hiç gitmemiştir ki yanınızdan... Ve gelinen nokta; yanınızda olan ne kadar yanınızda, uzağınızdaki ne kadar uzağınızdadır...
Yaz tatilinde Suriye seyahatim oldu, Şam ile Palmyra arasında çöl ortasında otobüsümüzün mola verdiği bir otantik dinlenme istasyonunda posta kutusu dikkatimi çekmişti. O zaman fark ettim ki, posta kutuları görmeyeli ne kadar zaman olmuş... Zamanım olsaydı dostlarıma, sevdiklerime mektup yazıp o kutuya atmak isterdim. Belki ve büyük ihtimalle de ulaşmazdı dostlarıma o mektuplar, ama olsun, çoğu zaman beklentilerimiz, umutlarımızın gerçekleşme ihtimali o mektupların ulaşma ihtimallerinden daha düşük değil midir? Ama umutlardır bizleri ayakta tutan...
Bir de gönderilmeyecek mektuplar yazanlar olduğunu öğrendim. Ve epey şaşırmıştım bunu duyunca. Ama ne kadar sarsıcı, yaralayıcı, etkileyici ötelere götürücü, çaresiz, dertten memnun bir durum bu... Gelmeyecek sevgiliyi beklemek nasıl bir şeyse, o kadar asil, güzel bir duygu, hayatın ta merkezinden... Gönderilmeyecek mektuplar yazmak, daha başlangıçta acıyı azık etmek gibi, ateşi avuçlamak gibi... İnsan hiç isteyerek yapar mı böyle bir şey kendine. Çoğu zaman yapmaz. Böyle bir hal 'sanırım' istenmeden gelinen duraktır. Bir çift göz kadar yakınınızdadır, bir anlıktır ve artık geçmiş olsundur. Gönderilmeyecek mektuplar yazabilmek, az bir şey değildir.
Mektup yazmalı, yaşandıkça yazmalı. Gönderseniz de göndermeseniz de yazmalı... Bu varolmakla eş birşey...
Mevlana ne güzel söylemiş, "aşk olmazsa meşk olmaz" diye...
Henüz yorum yapılmamış.
|