İran Gezisi Notları 16.07.2009 - 12:42 İRAN GEZİSİ NOTLARI (3 GÜN-TEBRİZ-TAHRAN)
Bazı ülkeler vardır, o ülkelerin bazı şehirleri vardır, görmeden çeker sizi.Piyer Loti'nin İsfahan seyahatnamesini okumuşsanız, İran'a gitmek için bir nedeniniz olmuştur...Ferid Farjad dinlemişseniz, bu adamın yaşadığı ülke nasıl bir yer ki diye merak edip gitmek istersiniz. Hele de biraz macera yaşamayı seven bir kişiyseniz, işte size bir neden daha...
İlk İran merakım, Piyer Loti'nin İsfahan seyahatnamesini okuduğum zaman başlamıştı. Piyer Loti, 1800'lerin başlarında gemiyle İran Körfezi'ne gelmiş, oradan kara yolu ile at ve deve sırtında aylar süren yolculukla, birçok tehlikeyi atlatarak İsfahan'a, oradan da Tahran'a gitmiş, bu gezisini kaleme almış. İsfahan'ı anlatışı, bu şehirde yaşadıkları, bahçeli evler çok fazla merak uyandırmıştı bende. (İsfahan Seyahatnamesi-Pierre Loti-Timaş Yay-1996-şu anda baskısı yok)
İran'ın şehirlerinden İsfahan, Şiraz, Tebriz isimleri bile insanda merak uyandırıyor. Bir şeyi çok istiyorsanız bir türlü hedefinize ulaşıyorsunuz. Uzun zamandır aradığım fırsat, 1 Mayıs'ın işçi bayramı olması ile doğmuş oldu. O ki dedim işçi bayramı olmuş 1 Mayıs, ben de Rusya'ya daha yakın bir bölgede bu işçi bayramını kutlarım:-), hem de 3 gün İran'ı gezerim. Gitmeden günler öncesinden The Lonely Planet serisinin İran kitabından, Özcan Yurdalan'ın İran kitabından (Sarı otobüs1-İran Yolculuğu-Özcan Yurdalan-İzlenim yay.), internetten Türkçe ve İngilizce yayınlanmış gezi günlüklerinden notlar çıkararak hazırlandım. Zamandan kazanmak için Erzurum-Gürbulak arasını aracımla gitmek, sınırda aracı bırakıp, İran'a geçmek şeklinde plan yaptım, sınırdan geçtikten sonra da başımın çaresine bakacaktım. Başlangıçta yanıma bir yol arkadaşı bulamadım, gelmesi olası arkadaşlarımın her birinin kendine göre gelmeme nedenleri vardı. Ama kimseyi bulamasam da gidecektim, bazen kendi başınıza gezmenin, keşfetmenin tadı da başka olur, bilen bilir. Gitmeye 3-4 gün kala, öylesine aradığım sevgili dostum Osman Demirtaş, (kendisi iyi bir adamdır, İstanbul'da oturur, benim 24 yıllık dostum olur, ve Of'ludur ve dahi hemşehrimdir) "bu sıralara bir yerlere gezmeye gitmiyor musun?" diye sorunca, "İran'a gidiyorum, gelmek ister misin?" dedim. Ve tarihler 31 Mayıs 2009, saatler 22.30'u gösterirken, sevgili dostum Erzurum Havalimanına inmiş, İran gezisine hazırdı bile. Gezinin fotoğraflarını ben, kamera kayıtlarını sevgili dostum Osman çekecekti.
Gezimiz, Osmanın Erzuruma gelmesi ile başladı, aynı gece Ağrı'ya ulaştık, bir gece sevgili misafirperver dostum Saim Bey'in evinde konakladık. Sabah 5'te yeniden yollara düştük. Yolculuk planında bilinen tek şey, ilk gün gitmeyi düşündüğümüz yerin Tebriz olması idi. Ağrı-Gürbulak arası 120 km mesafede. Doğubeyazıttan geçerken bir de muhteşem Ağrı Dağı'na selam verelim dedik, çoğu zaman yaptığı gibi, zirvesini göstermedi yine bize. Aracı sınıra bıraktık. (Bu bırakma işleminde yardımını ve desteğini esirgemeyen sevgili dostum Âdem Kılıç'a teşekkürler). Hem Türkiye tarafında, hem de İran tarafında pasaport işlemleri toplam 20 dakika sürdü. Artık başka bir coğrafyadaydık. Sadece insanlar, giyimleri değişmemiş, sanki dağların rengi de değişmişti. Sınırdan geçtikten sonra ilk yerleşim yeri Bezirgân. Yaklaşık 1-1,5 km'lik bir mesafe, arada devamlı taksiler çalışıyor. Bezirgan'ın rakımı 1395 m. Küçük bir kasaba. Bezirgan'dan Tebriz'e otobüsle de gidilebilirse de, zamanımız kısıtlı olduğundan, mesafe de uzun olduğundan (300 km mesafe), taksi tutatarak gitmeyi tercih ettik. Hem taksi ucuz burada, bu kadar mesafe için 30 dolara anlaştık.
Saatler İran'da 1,5 saat ileri. Yarım saatlik fark ilginç geldi bize de, ama öyle.
Şoförümüz Raşit, sınıra çok yakın bir yerde oturuyor, Kürt kökenli. Taksicilikle geçimini sağlıyor. 2 çocuğu var. Çok farklı işler yapmış, uzun süre Türkiye-İran sınırındaki dağlarda mülteci kaçakçılığı yapmış. En çok da Afganlı geçirdiğini söylüyor. Çok güzel Türkçe konuşuyor. Sempatik, espritüel. Taksiye bindiğimizde ilk soru şu oluyor:"Türkçe müzik mi, Farsça müzik mi dinlemek istersiniz?" Tabi bizim tercihimiz Farsi müzik yönündydi. İran'ı ilk olarak, ilk ağızdan, Raşit'ten dinliyoruz. Aklımıza gelen ne olursa soruyoruz. Sağ olsun, Raşit hoş sohbet. Tüm sorularımıza sabırla cevap veriyor. İran-Tebriz arası yol genellikle Doğu Anadolu yollarına benziyor. Duble yol çok az, ama yol düzgün ve kalabalık değil (Erzurum-Gürbulak arasında kasis nedeniyle takla atayazmışsanız, yolun güzelliğine de dikkate ediyorsunuz doğal olarak). Bezirgan'dan sonra ilk yerleşim yeri Maku. Nüfusunu bilmiyorum fakat küçük bir yer. Maku, yol üzerinde İrana gidenlerin uğrak yerlerinden birisi. Şehir içinde kayalık dağlar, ve bu dağlarda bir çok mağara var, hem mesken hem de başka amaçlarla mağaralar hala kullanılıyor. Dağın yapısı ilginç, içe doğru konkav (doğru mu kullandım bu kelimeyi bilmiyorum, hep karıştırırım da). Dönüşte uğramayı planlayarak Maku'dan transit geçtik. Karnımız acıktığından, yolda epey kahvaltı yapacak yer aradık, en sonunda büfe gibi bir yer bulduk. Lavaş arası peynir, yumurtama, çeşitli otlardan oluşan sandviçle açlığımızı geçiştirdik. Bezirgan-Tebriz arası çöl gibi. Yol boyu lokantaların, oto-lastik tamircilerin, istasyonların isimleri Türkçe de yazılmış, sanırım Türkiye'den gelen tır şoförleri nedeniyle. İran'a Gürbulak tarafından geçmişseniz, Türkiye'den geliyorsanız, dükkanların, yol tabelalarını, araç plakalarını dikkate almazsanız, kendinizi Türkiye'nin doğusunda hissedersiniz. Herkes çok iyi Türkçe konuşuyor. Tebriz, Doğu Azerbaycan denilen bölgenin başkenti sayılıyor. İran'da yaklaşık 40 milyon Azeri asıllı Türk yaşadığı söyleniyor. Yolda uzun süre Farsi müzikler dinledikten sonra, Raşit bize Mahsun Kırmızıgül müzikleri açtı, damardan.
Yol üzerinde "Sofiyan" isimli, Tebrize 30-40 km kala bir yerde durduk. Raşit'in dostu Rıza'yı tanıdık, çay içtik, sohbet ettik. Herkes gibi para almamaya kalkınca, biz de zorla da olsa verdik. Raşit'in bu durum karşısında ilginç ama hoşuma giden bir cümlesi oldu:"Dükkanına düşmanın zaten gelmez, dosttan da para almazsan nasıl geçinirsin?"
Bir öğleden sonra Tebriz'e ulaştık. Burası epeydir görmek istediğim şehirlerden. Biliyorsunuz, âşıkların şahı Şems'in doğduğu ve çocukluğunu geçirdiği şehir. Tabi üzerinden neredeyse 9 yüzyıl geçmiş.
Tebriz'e iki taraflı sanayi bölgesi ve toz bulutu içinde girdik. Merkez'de küçük, tarihi bir ote yerleştik (Hotel Morvarid). Hamamlı bir oda tuttuk (yani odasında duşu var), iki kişilik oda 32 dolar. Otele yerleşip şehre çıktık, fakat bir gariplik var şehirde. Sanki terk edilmiş bir şehir. Pek dolaşan kimse yok. Tüm dükkânlar kapalı. Bir zaman sonra öğreniyoruz ki Cuma onların tatili olduğundan, her yer kapalıymış. Merkezlerinde bir cami var, devasa, halen yapımı devam etmekte olan ve sadece Cuma namazlarında kullanılması düşünülen cami. Herkes yardım etmeye çalışıyor, sorularımıza ilgiyle cevap veriyorlar. Hatta yol sorduğumuz birçok insan, nerden geldiğimiz öğrenince evlerine davet ediyorlar. Bir başka ilginç olan durum da, Türkiye'den geldiğimizi öğrenen kişilere para vermekte epey zorlanmamızdı. "Konuk olasığız" yani konuğumuz olun, para vermenize gerek yok türünden bir tabir kullanıyorlardı. Şehir merkezi yeşil, sokakları temiz. Şehir merkezini tam olmasa da kısmen Nahcivan'ın başkenti Nahcivan'a benzettim, biraz daha gelişmişi.
Türkiye'den geldiğimizi öğrenen bir çok insan, garip garip bakıyordu bize, ve şunları söylüyorlardı: "Siz Türkiye'de yaşıyorsunuz, sizde her şey var, buraya neden geliyorsunuz ki, Antalya'ya, Marmaris'e, İzmir'e gidin. Biz oraya gelmeye çalışıyoruz, siz buralara geliyorsunuz". Bizim de tebessüm ediyoruz doğal olarak.
İran'da ne alacaksanız alın, para değiştirecekken de dâhil pazarlık yapmalısınız. Gerçi para birimlerine alışmanız zaman alıyor. Çünkü resmi para birimi Riyal, halkın kullandığı ve pratikte kullanılan ise "tümen". 10 000 riyal yaklaşık 1 dolar, 1000 tümen 1 dolar. Tümen, riyalden 1 sıfır atımlı hali.
Elimizde notlara göre gezmeye çalışıyoruz şehri. Bir yer soruyoruz, cevap "piyade 10 dakika".
Tebriz'de gidilecek, gezilecek yerlerden birisi İlgölü. Şah döneminde yapılmış, diğer adı zaten Şah Gölü. Güzel bir mesire yeri. Cuma tatilleri olduğundan, o kadar kalabalık ki, şehirdeki insanların nereye geldiğini anlıyorsunuz böylece. Yürüme alanları, güzel lokantalar, nargile içeceğiniz mekanlar, piknik alanları var. Ayrıca sosyal aktiviteler de oluyor burada. Göl kenarında güzel bir lokantada yemeğimizi yedik, biraz dinlendik. Caddede, gezdiğimiz yerlerde Türkiye'den geldiğimizi tahmin eden kişiler, hemen yanımıza geliyorlar. Türkiye'yi çok seviyorlar, "ben gurban olurum size, Türkiye'ye" diyorlar. İran'daki Türklerin özgürlük konusunda sıkıntıları var. Çocuklarına Türkçe isim koyamıyorlarmış, çocuklarına Türkçe eğitimi verdirmek istiyorlar, fakat ne böyle bir ders var, ne de Türkçe eğitim veren okul açmak serbestmiş, dükkanlarına Türkçe isim koyamıyorlar, Türkçe yayın yapan yayın organları yasakmış. İran'da yaklaşık 40 milyon Azeri asıllı Türk yaşıyormuş. İlginç bir anekdot daha: Bir yıl önce çıkan 50 000 riyal parasının üzerinde "Tüm bilge insanlar Farsidir" anlamında bir söz yazıyormuş, İran'daki Türkler çok da kabul etmek istemiyorlar bu sözü, para ilk basıldığında Tebriz merkezde bu paralardan bir sürü yakmışlar protesto için. Hatta bir sürü olaylar çıkmış. Şimdi de genellikle bu paranın üzerindeki o sözü karalayarak parayı kullanıyorlarmış. Tabi dünya basınına yansımadı. Şimdilerde bir sürü olaylar oluyor, ne kadarı yansıyor ki bize?
Yanımıza gelen Tebriz'liler, Türkiye'deki dizilerden, TV kanallarından, şarkıcılardan bahsediyorlar. Bir tanesi, "biz burada hiç İran kanallarını seyretmeyiz ki, hep Türkiye kanallarını seyrederiz" dedi. Bizden çok daha fazla düşkünler bizim dizilere... Hatta bazı dizilerden, oyunculardan bahsediyorlar, ben epey zorluk yaşadım, TV seyretme defekti olan birisi olarak. Asi, Tek Türkiye, Aşk-ı Memnu, Kurtlar Vadisi, en sevilen TV dizilerinden. Türkiye futbol takımlarını tutuyorlar, maçlarını seyrediyorlar. Şarkıcılardan Ebru Gündeş, Sibel Can, İbrahim Tatlıses, Mahsun Kırmızıgül, Ferdi Tayfur çok seviliyor. Bir başkası yanımıza yaklaşıyor ve cep telefonundan Ebru Gündeş'in fotoğraflarını gösteriyor, klibini seyrettiriyor bize.
İran okuma yazma oranı en yüksek ülkelerden birisi. Sanatın birçok dalı ile yakından ilgileniyorlar. Bunu hem Tebriz'de hem de Tahran'da gördük, şahit olduk. Sanat alanında kadınlar da erkekler kadar aktif. Tek farkla ki, kadınların şarkıcı olmaları yasak. Fakat bir çok yerde İran'lı kadın şarkıcıların albümü satılıyor, sorduğumuzda, bu sanatçılar genellikle Dubai'de yaşadıklarını öğrendik. Çok sıkı denetim var, bir müzik albümü, bir kitap basılacağı zaman, "İrşat" adında denetim kurumundan onay alınması gerekiyor. Son iki yıldır da izin verilen ürünlerin sayısının oldukça azaldığını öğrendik.
Yunus, taksici olmamasına rağmen, bizimle sohbet etmek için bizi gezdiriyor şehir merkezinde. Yasaklar, insanları fazlasıyla zorluyor. Yunus, diyor ki, gerek yok İslam'a. Ben Türk'üm, şimdi dua edeceğim, Farsça mı, Arapça mı, Türkçe mi, karıştırıyorum. Bizim dinimiz vardı, Şaman dini. Bize yetiyordu, başka dine ne gerek... Yorumsuz alıntıladım sözlerini.
Tebriz'de İlgölünden sonra Azerbaycan Müzesi, Mavi Cami (Blue Mosque), Şairler Mezarlığı'nı ziyaret ettik.
Azerbaycan Müzesi, Tebriz'e gidenlerin mutlaka ziyaret etmeleri gereken yerlerden birisi. İran tarihi hakkında, ne kadar uzun bir tarihleri olduğu hakkında bilgi veriyor. Pers İmparatorluğunun kuruluşundan beri tüm paralar, kap kacak, süsleme sanatları gibi bir çok ürün var. Genelde ürünlerin tarihi, 2-3-4 yüzyıl öncesine ait.
Müzeden çıkınca hemen yanı başında Gök Cami var. Çinileri ile ünlü bir yermiş, Cihan Şah yaptırmış, depremde çok hasar görmüş, çinileri dökülmüş. Ama kalanlar bile güzel bir sanat ürünü olduğunu göstermeye yetiyor. Tebriz'in gezilesi yerlerinden birisi.
Şairler mezarlığı da yine Tebriz'de görülmesi gereken yerlerden. Şehriyar'ın mozolesi de dahil, bir çok şairin mezarı burada. Şairler için ayrı bir mezarlık olması güzel hoş bir şey. Mezarlığın ortasında anıt yapı, yapının alt katında da yine ünlü şairlerine ait fotoğraflar, heykeller vs var.
Kapalı Çarşı, Cuma kapalı. O nedenle bir gün sonraya bırakıyoruz. O kadar garip bir durum ki, bir gün sonra nereye gideceğimizi bilemiyoruz, tatil olduğundan uçak bileti satan bürolar kapalı. Havaalanına da gitmedik doğrusu. Bir gün sonraya bıraktık, planın geri kalanını.
İrana geldiğinizde mutlaka yapılması gereken şeylerden birisi, taze meyve suyu satan dükkanları ziyaret etmek, zevkinize göre karışım yaptırıp, o güzel lezzetleri tatmak. Muhteşem bir tat. Benim favorim muz, süt, kavun suyu, portakal suyu karışımıydı. Yaklaşık 400 ml'lik bardaklarda servis yapılıyor. Harika... Kahvaltı yerine bir bardak içseniz, yeterli (tecrübe ettik).
Hem yorgunluktan olacak, hem de saatlerimizi ileri almadığımızdan, ertesi güne epey gecikmeli başlamak zorunda kaldık. Uyanır uyanmaz ilk olarak uçak bileti satan dükkânın yolunu tuttuk. Aslında amacımız İsfahan'a aktarmalı da olsa gitmekti, fakat uçaklar dolu olduğundan, Tahran'a ve 18.00'de uçak bileti bulabildik. Dönüş de mecburen bir gün sonraya aldık. (Gidiş dönüş biletİ 75 Amerikan dolarına eşdeğer).
Akşam altıya kadar zamanımız olduğunan, Tebriz kapalı çarşısını rahat rahat gezebildik. Yaklaşık 7 km uzunluğunda, kapalı bir çarşı. 13. yüzyıldan kalma. Dünyanın en büyük kapalı çarşılarından birisiymiş. Turistik bir çarşı değil, halkın ihtiyaçlarını gördüğü bir çarşı. Zaten turist yok ki. Çarşının tepesindeki küçük deliklerden süzülen ışıkla insanların yürürken çıkardığı tozlar karşılaştığında, ilginç görüntüler ortaya çıkıyor, fotoğraf çekenler için güzel bir malzeme. Çarşının çoğu çıkışı bir hanla kapatılmış. Hanların her biri farklı grup ürünlere ayrılmış, bir tanesinde halı satılırken, diğerinde ip vs türü şeyler satılıyor. Çarşıda gezerken bir halı dükkanına girmiştik, biraz sonra dışarıda bir gürültü bir patırtı. Sonradan öğrendik ki, yukarıdaki deliklerden bir köpek aşağıya düşmüş. Halıcı, birkaç ay önce de Van'dan gelen bir ailenin tepesine köpek düştüğünü söyledi. Gece çarşıyı bekleyen bekçinin köpeklerinden olduğunu söylediler. Çarşıda gezerken dikkat etmeniz gereken şeylerden birisi, ürünleri hep el arabaları, tabla türü şeylerle taşıyorlar, kenara çekilin demek için söyledikleri şey ise "Yallah". Eğer bu sesi duymuşsanız kenara çekilseniz iyi olur.
Uçağa son anda yetişebildik. Uçakta sevgili Osman kardeşim, yasak olmasına rağmen kamera kaydı almaya kalktı. Tabi hostes yanımıza geldi, ve "you must delete it" ısrarları altında, Osman'ın yabancısı olduğu kamerasında delete tuşunu bulmak epey stresli, sıkıntılı oldu. Başımız derde girmesine ramak kalmıştı ki son anda kurtardık. Yaklaşık 1 saatlik yolculuk (mesafe olarak 600 km) sonrasında bir akşam saatlerinde Tahran havaalanına indik.
Havaalanında inince, beş-on taksici etrafımızı sardı. "Türkçe bilen var mı" diye sordum, bir iki kişi öne çıktı, ufak bir pazarlık sonrası birisiyle yola koyulduk. Daha önce elimizdeki rehberlerden öğrenip kalmaya karar kıldığımız bir otelin adını adresini gösterdik şoföre, bildiğini söyledi. Taksicimiz Azeri Türkçesi konuşuyor. İlk dikkatimizi çeken şey, Tahran'ın Tebriz'e göre belirgin sıcak ve trafiğinin acayip kalabalık olması idi. Trafiği İstanbul trafiği ile anlatılamaz, çünkü İstanbul trafiğinde yine az buçuk kurallar işler, Tahran'da öyle bir şey yok. Otele giderken yol üzerinde Şah döneminde yapılan özgürlük anıtını gördük. Taksiciye söyledik, kenara çekti, bir kaç kare fotoğraf aldık. Rivayetlere göre Şah dönemi bitip İslami yönetim iş başına gelince özgürlük anıtını yıkmak istemişler, fakat halkın ciddi tepkisi ile karşılaşınca vazgeçilmiş. Güzel olmuş, Tahran'ın simgelerinden birisi olmuş. Belki de bir çok muhalif ve reform yanlısı İranlılar için bir kale, ya da bir umut olarak görülmeye devam ediliyordur. Umut değil midir insanları ayakta tutan.
Taksici bizim istediğimiz otele değil de, şair Firdevsi'nin heykelinin olduğu alana çok yakın başka bir otele getirdi bizi, bu otel 4 yıldızlı, otel güzel, temiz. Neden buraya getirdin bizi dediğimizde ise söylediği şey sizin tipiniz o otele uygun değil, siz bu otelde kalmalısınız. İstersek yine götürebileceğini, ama trafiğin o bölgede çok kalabalık olduğunu ifade etti. Otelde de tek boş oda olunca, ve gece 21 civarları olunca saat, yeniden göze alamadık başka otel aramayı. Zaten bir gece kalacaktık. Yerleştik.
Her şehrin bir kokusu var derler. Bazı şehirlerin bir kokusu değil bir çok kokusu var bence. Ama Tahran'ı hangi kokusu belirgin derseniz, egzoz duman kokusu derim. O kadar kesif bir koku ki, anlatılmaz. Trafik zaten kuralsızlık üzerine kurulmuş. Ne zaman nereden araba çıkacağı belli değil.
Otele yerleştikten sonra dışarı çıktık yorgun halimizle. 15 milyon nüfusluk kent. Gece gece neresini bilip neresine gidersin? Biz de öylesine, otelin önünden geçen metrobüse bindik. Toplu taşıma inanılmaz ucuz (Metrobüs için bizim para ile yaklaşık verdiğiniz para 20 kuruş sadece). Bu arada metrobüs uygulaması, yıllardır olan bir şeymiş burada. Bindiğimiz metrobüsün götürdüğü yere kadar gittik. Kitapçıların olduğu alana geldik. Tahran Üniversitesine de yakın bir alan. Gece İran'da hayat yok gibi bir şey. Sanki sadece mecburi işi olanları görüyorsunuz, gördükleriniz hep koşuşturanlar. Gece (21-22 suları) çoğu mağaza kapalı. Birkaç kitapçı, aparatif tür yiyecekler satan bir iki yer dışında açık yer yok. Dönüşü yürüyerek yapmaya karar verdik. Yol üstünde bir kafe açık olduğunu görünce içeri daldık. Bir anda kendimizi 1980'li yılların rock müziklerini çalan, genelde gençlerin takıldığı bir mekanda bulduk. Oturmak için güzel bir mekân. Müzikler güzel, çayları da güzeldi (Lipton sallama çay). Kafede ayrıca bir çok sergi ve etkinliğin afişlerinin asılı olduğunu gördük. Sonunda otele odamıza döndük.
Ertesi gün bir taksi tutarak, öncelikle şahın eski sarayının olduğu yere geldik, gittiğimiz gün tatilmiş, hemen bizim ardımızdan gelen yabancı turistler de tatil olduğunu öğrendiklerinde tepkileri "everyday is holiday" olmuştu ve gülmüştük. Biz de dışarıdan fotoğraflar çekerek ayrıldık oradan. Sonra şehrin içindeki çok büyük bir park vardı orada biraz nefeslendik.
İran Milli Müzesi de Tahran'a gidenlerin mutlaka uğramaları gereken yerlerden. Aslında rehber eşliğinde gezilmesi gerekiyor. O kadar çok koleksiyon var ki (para, taş işçiliği, seramik vs) var ki, o bölgenin tüm tarihini özetliyor. Persepolis kazılarından elde edilmiş ürünlerin çoğu. Kazı fotoğrafları, haritalar da müzede sergileniyor. (www.nationalmuseumofiran.com)Ürünlerin birçoğu da zamanında Paris Louvre müzesine götürülmüş.
Bu müzeden çıkınca, hemen yanı başında İslami Eserler Müzesi var fakat bakım nedeniyle kapalı.
Sonra Tahran Büyük Pazara gittik (bazar-ı bozurg). Burası da Tebriz kapalı çarşısına benziyor. Çok kalabalık. Fotoğraf çekenler için çok fazla materyal var. Yaklaşık 10 km uzunluğunda olduğu söyleniyor. Her sokakta ayrı tür ürünler satılıyor. İlginç bir çok şey satılıyor da, dikkatimi çeken dükkanlardan bir tanesi de -hem oldukça sık var bu dükkanlardan. Çeşit çeşit renkte perukların satıldığı dükkanlar, önünde siyah giysili bir çok kadın, ilginç bir görüntü oluşturuyor. İranlıların dışarı hayatı ne kadar kapalı ise, iç dünyalarında o oranda rahat, keyifli bir hayat sürdüklerini öğrenmiştim.
Çarşıda gezerken, daha sonra adının Şah olduğunu öğrendiğimiz Azeri bir Türkü ile tanıştık. Çarşıyı gezdirdi, kendi halı dükkanına götürdü. Acayip sohbeti güzel bir adam. Sibel Can hayranı. O kadar ki, Sibel Can fotoğrafını halıya yaptırmış, sonra da ver elini İstanbul. 18-20 gün boyunca Sibel Can'a ulaşmaya çalışmış. Tabi ulaşamamış, sonra da alıp geri getirmiş, evine asmış. O kadar saf bir tatla anlatıyor ki tarif edilmez. Bize kartını verdi sonra, oradaki web sitesi ve e-mail adreslerinin çalışmadığını söyledi. Nedeniyse, kendi adının "Şah" olması nedeniyle, sen şahlık dönemini özlüyorsun d iye cezalandırmışlar, tüm sitelerini kapatmış yönetim. Tabi bir küfür savuruyor yöneticilere, sinkaflı... Şah sonra bizi oranın en güzel lokantasına götürdü, tabi başta pazarlık yaparak, parayı ancak kendisinin ödemesi koşuluyla götürebileceğini söyledi. Gittiğimiz yer "Hayyam Lokantası". Tarihi bir yapı, 500 yıllık. Yemekleri çok güzel, lezzetli. Genelde turistlerin, zenginlerin gittiği bir mekânmış. Şah ile vedalaşıp, müzik marketlerin olduğu alanı bulmak için yola koyulduk,çünkü çarşıda dinlediğim bir müzisyenin albümünü almadan gitmek olmazdı sanırım. Uzun uğraşılar sonucunda bulduk.
Tahran'da dikkatimizi çeken, büfe gibi, bakkal gibi her köşe başında banka karşımıza çıkması. İlginç bir durum.
Tahran'da dikkatimizi çeken su kanallarından da bahsetmeli. Genellikle ikindi vakitlerinde bu kanallardan su veriliyor, şehirde bir serinliğe neden oluyor.
Bizi Tebriz'e getirecek uçağa son anda yetişebildik, trafik nedeniyle. Acayip kalabalık bir trafik. Kuralsızlık kural olduğu bir keşmekeş. Uçağa binmeden, bizi sınırdan Tebriz'e getiren şoförümüzü arayarak, uçağın iniş saatini bildirdik. Sağolsun, gece 22.30 sularında havaalanında bizi bekliyordu. Gece de olunca, yorgunlukla ikimiz de uyumuşuz takside. Arada gözümü açıyorum, bakıyorum ibre 140'ı falan gösterdiğini görüyordum. Sağolsun, bizi sağ salim sınıra ulaştırdı Raşit. Özellikle İsfahan, Şiraz gibi şehirlerini görmek için İran'a yeniden gelinmesi gerektiğinde karar kılarak, sınırdan güzel ülkemize geçiş yaptık. Hatta bir yıl sonra Hindistan'a gitmeyi hedefimize koyarak, gezimizi bitirdik...
Bitirdik dediğime bakmayın, asıl gece sınırı geçtikten sonra günün yorgunluğu ile Erzurum'a kadar araç kullanmak, zaman zaman uykuyla mücadele etmek epey zor oldu. Sabah Erzurum'a vardığımızda saatler 06.00'yı gösteriyordu...
GENEL İZLENİMLERİM
İran'da seyahat, gezmek, hem ucuz, hem güvenilir. Özellikle iç hat uçaklar, toplu taşıma araçları çok ucuz.
Dışarıya kapalı olduğundan sanırım, çok az turist görebiliyorsunuz.
İran'da hissettiğiniz, kendi kendine yeten bir ülke imajı vermesi. O kadar yıldır süren ambargoya rağmen hayatlarını devam ettirmeleri aslında az bir şey değil.
Sokaklarda çok az (belki %1) yabancı marka araç görebiliyorsunuz. Tüm araçları kendi üretimleri. Kadın sürücü çok fazla.
Özellikle Tebriz'de daha belirgin hissettiğimiz, sokaktaki bir çok insanın, bir türlü bir şeyler sorduğunuz insanların sohbeti uzatmak isteyişleri, gelip yanınıza konuşmak isteyişleri, hem misafirperverlik, hem de sıkı bir rejimle yönetiliyor olmanın ve dışarıya kapalı olmanın bir yansıması olabileceğini düşündürüyor.
Obes erkek veya kadın neredeyse hiç yok. Aynı durumu Pakistan'da da farketmiştim.
3 gün boyunca bir tane bile dilenci ile karşılaşmamış olmamız da şaşırtıcı.
Geçmişlerindeki bir çok şaire, yazara ait heykeller her yerde karşınıza çıkıyor.
Özellikle Tebriz'de olmak üzere, Tahran'da da Türkçe konuşarak işinizi halledebiliyorsunuz, Azeri Türk çok fazla.
...
Sevgili dostum Osman olmasaydı bu gezi bu kadar keyifli, güzel, neşeli, ve dahi tehlikeli geçmezdi. İyi ki varsın Osman.. Varlığın bir zenginlik benim için... Teşekkür ederim...
NOT: Yakında gezi ile ilgili fotoğrafları sitede yayınlayacağım.
Toplam 4 yorum yapılmış. Yorumların tamamını görüntülüyorsunuz.
fotoların yayınlasanız iyi olur
Sayın Mehmet KARACAN Bey yazınızı büyük bir ilgi ve alaka ile bir çırpıda okudum.Emeğinize sağlık fotolarıda eklerseniz daha güzel olur bekliyoruz...
Barış (04.04.2010 - 22:21)
teşekkürler
Deneyimlerinizi bizimle paylaştığınız için çooook sağolun...Bende bu yaz inşaallah irana gidecem
Barış (04.04.2010 - 21:47)
ne mutlu turkum diyene
abi, ellerine saglik tek millet iki devlet azerbaycan bir olsun paytaxti tebriz olsun demisler de amma turkler bir olsun baskenti
ankara olsun ii ki varsin Turkiye kurban olum 136 000000 turke
Ataturke kurban olak
seva (28.03.2010 - 01:15)
nefis bir geziymiş
mehmet eline sağlık, bu kadar olur ama bütün ayrıntıları atlamadan not etmişsin.. sana helal olsun.. bende bu emeğini boş geçmedim..Türkiye'nin yeni haber sitesi olan www.birnumarahaber.com sitesinin kültür-sanat bölümüne haber yaptım.. nasıl iyi düşünmüşüm değil mi? Bitmedi: fotoğraflarıda çok merak ediyorum ve dört gözle bekliyorum... saygılar
minikkuş (23.07.2009 - 17:27)
|